30 Eylül 2009 Çarşamba

masallar(ım) eskide kaldı...


Artık kırmızı başlıklı kız masalları dinlemiyor olmak beni eksiltiyor... Hayal gücümün daraldığını hissediyorum. Küçükken bebeklerle hiç oynamadım, arkadaşlarım bebeklerinin evlerini kurar, onları ailelere katardı. Ben iskambil kâğıtlarından evler, okullar yapar, birinci sınıftan kalma fasulyelerimi, oyun çubuklarımı da içine koyar hayali hayat hikâyeleri yazardım.
.
Henüz ilkokul üçüncü sınıftayken kendi dergimi hazırlamıştım. "ezgi'den size"... Taze okuma yazma becerimle, boyumca ansiklopediler okur, bilgiler süzer, dergime koyardım. İnternet yoktu o zaman. Babam en yüce bilgi bankamdı. Hayatta en çok yanında olmak istediğim insandı. Boyum bir metreye varmamışken henüz, her akşam beni kucağına yerleştirir, masallar anlatırdı. Hep aynı kahraman, hep o başı beladan eksik olmayan aynı tilki... Yıllar boyu hiç bıkmadan dinledim. Babamı heyecanla bekler, beni kollarıyla sardığında gözlerimi kapatıp kendimi o meşhur ormanda farz ederdim. Orman nice mevsimler geçirdi, orman yağmurlar, soğuklar, ayazlar geçirdi.
.
Benim boyum 150 santime vardığı yıl, ilkokulu bitirdiğim yıla denk geliyordu. Babam artık öğretmenim olmuştu. Aynı okulun koridorlarında yürüsekte kollarına kendimi bırakmam yasaklanmıştı. Evde değişen bir şey yoktu, gün be gün azalan masallarım dışında...
.
Bugün boyum tam 171 santim. Yıllar oldu tek bir akşam bile kucağında uyumayalı... Ömrümün en tatlı kollarıydı onlar, yokluğunun telafisi olmayan sıcacık nefesi, bakışlarıydı. Saçları henüz beyaz değilken, sağlığı belki bundan daha iyiyken ve yılların ağırlığı henüz yüzüne çökmemişken...
.
Artık o masalları dinlemiyor olmak beni eksiltiyor. Hayal gücümün daraldığını hissediyorum. Üstüne üstlük artık hem babamın kucağına sığmıyorum hem de o tilkinin oynadığı gerçek masalı biliyorum. Her gece anlattığı farklı farklı masalların da uydurulmuş birer senaryo olduğunu... Değişen bu evet ama daha önemli olan değişmeyen şey, o adamın hayatıma işleyen sessiz sedasız sevgisi... Evleneceğim kimsede tek bulabilmeyi hayal ettiğim şeyi, merhameti...

02 Ağustos 2009 Pazar

Adı Yok 49 !!

Eski ve tozlu günlük gibi sayfaları aralanmış kaderin...
Örülmüş ağların bitmez tükenmez sancıları...
Seni bir sanıyla bana hatırlatan gümüşi anılar. Istakoz ve tuğlasız evler...Cilası akmış mobilya, boya zamanı yaklaşmış bir kadın, dondurmasından akanları düşmeden yere kurtarmaya çalışan çocuklar, uçurtmayla uçmayı hayal eden balıklar gibi çaresiz suretler...
Elden tutmak yerine, bırakıp giden bir kaderin ardından, soluksuz ve sonsuzca sıralanan lanetler... Yalnız kalmak yaz sıcağında ve umutsuzluğu düşmek... Bir kokunun burnunu yakması ve aslında bu konunun sana çok tanıdık gelmesi.
Bırakmak bir yana… Yaz akşamların da en çok bırakılmak acıtır insanı...
*

13 Haziran 2009 Cumartesi

ses

Mucizelere inanmak için yirmi iki sene beklemem gerektiğini bilmiyordum.
Birini sevmek gittikçe zorlaşıyor. Zamanla acılar, yaralar arttıkça, anılar hükmünü yitirdikçe insanın peşini bırakmıyor neden.. Beklentiler, arayışlar artıyor. Çocukluğumun masumiyetini kaybedeli yıllar oldu. Mucizelerden bahsedenlere usulca güldüm bunca yıl. Aslında matematiğe olan soğukluğumdan anlamalıydım hayatın kesin yanıtları olmadığını.. Şimdi küçük bir mucizeyle gülümsemenin şekli belirsiz tadı.. Aynı zamanda hem ışık hem karanlık gibi.. Biraz senle biraz kendimle gibi..
Kaçmakla olmuyor, nihayet anladım. Anılarımı kutular içinde saklayıp yüzleşmekten sakınan, hata ettiğimde dili özre gitmeyen, yollarını mantık rehberliğinde çizen, “güven” duygusuna küskün, doğruyu yanlıştan ayırmayı pek iyi becerdiğini sanan, sessizliği örtmenin çaresini partiler olarak gören ben, hiç olmadığım kadar kendimle çelişirken buldum kendimi.. Hala yeterince büyümemiş olduğumu mucizelerle gördüm.. Şimdi kendimle, geçmişimle, çelişkilerimle yüzleşebiliyorum.
Gül ki mucizelere ömrüm boyu inanabileyim.. Bana sessizliği ver ki, geceye cesaret edebileyim..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

“cennet, onun olduğu yerdi… “


Kız uzun uzun baktı aynaya. Nefesi kesilmek yetersizdi bu hissi anlatmaya. Hassastı. Yarım asır uyumuş da bir buseyle hayata dönmüş gibi hissetti. Hayır, hayata dönmek mutlu etmedi onu.
- Ellerim titriyor! Ellerim diyorum… Titriyor.
- Nerden çıktı şimdi bu?
- Bilmiyorum. Bak! Uzattığımda sende fark ediyor musun?
Sessiz kaldı adam. Yaşı geçkindi. Çocukça geliyordu kızın düşünceleri. Oyuna meyli yoktu, belli…
- Hayır, görmüyorum, deyiverdi istem dışı bir tonla. Ne var bunda?
Saniyelik bir algıydı bu. Belki daha kısa… Erkekler kolay büyümüyordu tamam da bu kadarı da fazlaydı diye geçirdi.

Ellerini sarıp sarmalayıp ceplerine koydu ve kapıyı çekip sokağa, yolun başına kadar indi. Sarmal merdivenlerin başına gelince aklına kurduğu cümleler geldi bir an. Kamondo diye merdiven mi olur diyip gülmüştü. Sonra tüylerini ürperten rüyasını anımsadı. Hızlı hızlı indi basamaklardan. Hafızasının derinliklerine itmeye çalıştı ve sesli sesli konuşmaya başladı hatırına gelmesin tekrar diye.
Yazın gelmeye niyeti yoktu anlaşılan. Kara benzer bir şey yağıyordu. Çocukluğunu gördü yanı başından koşarak inen kız çocuğunda. Kar yağdığında başını göğe çevirip ağzını açar ve kar tanelerini yakalamaya çalışırlardı. İlkokula yazdırması için ağlamıştı babasına günler boyu, yaşı küçük ezilir diye çekinmişti genç baba…
Sonrasında oynamaya bol bol vakti olmuştu sokaklarda sene boyu… Başlarda üzülse de sonraları cazibeli gelmişti oyun… Artık oyun oynamaya hiç vakti yoktu, daha da kötüsü o günlerdeki neşesi ve oyun arkadaşı da yoktu zaten…
Soğuğu hissetmek güzeldir. İnsana yaşadığını hatırlatan bir gerçekliği vardır rüzgârın… İklimler boyu süregelen rehaveti yok eder. Keskindir sınırları. Acımaz, yok sayar çelişkileri. Karanlık gibi çöküp aydınlıkmışçasına bizden birine dönüşür… Şikâyet etmedi. Fazla da umursamadı. Hissettiği her ne ise pek memnun değildi. Yaşı yaşına pek de uymayan bu adamı seviyordu ve kimin ne dediğine takılmaktan vazgeçeli biraz zaman olmuştu. Yorgunluktan dizlerinin üzerine çöküverecek gibi tükeniyordu zaman zaman. Öyle zamanlarda adam kollarının arasına naif kızı özenle yerleştirir, büyüklere masallar edasıyla cümleler sıralardı ardı ardına. Kırıklarına iyi gelirdi, tüm ayrık otları beyninden sırasıyla arınır, taze bir gülümseme yerleşirdi yüzüne…
Yüksek sesle konuşmaya devam etti. Dik yokuşa geldiğinde elleri böğründe durakladı. Durdu. Sustu. Biraz üşümüştü. Biraz canı acıyordu hala. Adam umursamazdı. Adam ne istediğini bilmesine rağmen bunu anlatmakta güçlük çekecek kadar hissizdi. Ve oyunlar oynayamayacak kadar bitkin. Oysaki kızın simsiyah gözleri onun için parlıyordu. Varlığı onunla anlam kazanıyor, güneşin parladığını ancak onunla fark ediyordu..
Hayat neredeydi? Seslerin anlam kazandığı, kırmızının beyaza çaldığı, içinden geçenin sihir olmaksızın gerçekle bir olabildiği yer…

Sahi, cennet neredeydi…?

24 Mart 2009 Salı

çünkü zaman akar..


“Ahh kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya“ diyen Gülten Akın bu dizeleri yazarken neler hissetmiştir bilinmez. Ben bu dizeyi her nezaman geçirsem aklımdan derin bir düşünce kaplıyor içimde bir yeri.
Bunu bile bile yaptım. Hayatımın en küçük zaman dilimini bile kaplayacak meşgaleyi kendi önüme kendim sundum. Düşünmeye zamanım kalmasın diye.
Yarı baygın evime varıp kafamı hemencecik devireyim yastığa diye. Sonraları fark ettim ki zamanımı hemen her şeye cömertçe adarken ince şeyleri kaçırıyorum. Hayatımı özel kılan insanlara yeterince cömert davranmıyorum. Adaletten bahsederken adil olamıyorum…
Hayata yetişemediğimi görmek fena. Okumak istediğim kitaplar, izlemek istediğim filmler, görmek istediğim şehirler var. Saatler yetmiyor. Yüzüm düşüyor.
Geçtiğimiz günlerde bir film izledim. “seven pounds” Will smith’in başrolünü oynadığı o etkileyici senaryo evet.
“ Tanrı evreni 7 günde yarattı, ben ise benimkini 7 saniyede mahvettim” diye başlıyordu.
Uzun zamandır kendimi uzaktan seyrettiğim olmamıştı.. insanın kendini eleştirmesi zordur her zaman.. Yenilgileri, yaptığımız haksızlıkları, kırdığımız kalpleri hazmetmek zordur…
Ömrümden sayısız insan geçti, hayatımı başkaları için harcadım çoğu zaman, düşünceli gecelerim oldu, kalpler kırdım zaman zaman.. Ama şimdi düşündüğümde diyorum ki kendime, ben kötü biri değilim.. Beni tek rahatlatan bu. Kurduğum cümlelerde, yaptığım işlerde, attığım adımlarda kötülük yok.... İçim burkulurken boynuna sarılıp teselli etmemem kimseyi az sevdiğim anlamına gelmiyor aslında.. İnsan bazen her şeye yetemez öyle değil mi.. Bazen sevgisini çok gösteremez. Aklıma yine okuduğum kitaptan o cümleler geliyor..
“Saçmalıklar arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik. Soru da cevapsız ve amaçsız kalakaldı. Nasıl yaşadın? Neden öyle yaşadın? Neyi yapabilecekken yapmadın? Başka bir yol, başka bir anlam arıyordun. Yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?” (K.M.)
Şimdi başım dik aslında, büyük pişmanlılarım yok hayatta..
İnceliklere vereceğim değerler dışında..

04 Şubat 2009 Çarşamba

ADI YOK 47 ÇIKTI !!

ADI YOK 47 / KIŞ '09
Yeni olan her şey mutlu eder seni, beni, herkesi…
Yeni bir yıl, yeni bir sayı, yeni bir mevsim.
Evet soğuk ama bir o kadar da güzel.
Camdan başını uzatıp kışı görüyorsun.
Bakışlarını ruhuna çevirip kendinle yüzleşiyorsun.
Hadi, ellerini kenetle birbirine ve sayfamı çevir.
Kelimelerimi hisset.
Kardan bir adamım ben şimdi,Yüzünü güneşe çevirmekten korkmayan…
Gel dokun bana!
BENİ OKU!!

16 Aralık 2008 Salı

gölgen

Yalınayak koşmak gibi.
Gözlerini sıkı sıkı kapayıp yolunu aramak gibi el yordamıyla.
Sus desen susardım oysa.
Elini gizlemesen de heybene, gülüşünü sıyırmasan da bakışımdan, mavinin en sevmediğim tonuna sığınmasan da sus desen, susardım…
Sudan bir beden şimdi.
Sağır ve çelimsiz.
Bakışlarını çek demek yetmez! Bakışlarını götür bedenimden.
Konuşuyorsun burada.
Kendine konuşuyorsun, sessizliğe konuşuyorsun.
Kim olduğunun farkında değilsin.
Beni tasavvur ettiğini sanman? Koyverdim!
Sen kendinden bihabersin…

13 Aralık 2008 Cumartesi

gökyüzünü avuçları içinden toplayan iki çocuk

Ellerini uzandığı kadar açtı uyanınca. Gözleri kapalıyken henüz, sesi olduğundan çatallıyken üstelik, parmaklarını birbirinden tüm gücüyle ayırarak gerdi bedenini. “İşte hissedebileceğim en soğuk sabah!” dedi. “Sıcak bir kahve içmek için, elimin altındaki polara sarılmak için, canımın tropik meyveler çekmemesi için en uygun sabah… “
Yaşına göre cılızdı biraz. Sıradandı boyu posu. Özensiz giyinir, saçlarını bal rengi tokasıyla derler, gevezelikten pek haz etmezdi.
Doğruldu yatağında. En sevimsiz sesiyle ve bir o kadar yüksek sesle bir şarkı söylemeye başladı. İki kelime söylüyor biraz haline gülüyor sonra devam ediyordu. Tek hamlede ayaklandı. Suretini yadsıyan bir bakışla -ama aldırmadan- devam etti yarısını kafasından uydurduğu sözlere. Hızlıca giyindi ve sokağın başındaki küçük motosikletine varana kadar mırıldanmaktan vazgeçmedi. O hep beğenip durduğu çocuk “bir vespa için neler vermezdim” dedikten hemen sonra ilk işi olmuştu bunu almak. İlginçtir ki çocuk için heyecanlanmamıştı o koltuğa oturduğunda heyecanlandığı kadar. Üstüne üstlük bir oh çekmişti, sadece motora sahip olduğundan için.
Ağır ağır yola koyuldu. Sahil yoluna döndü. Hissedebildiği en soğuk sabah da olsa, derinine çektiği nefes genzini dondurmadı. Masala sığınmasına anlar kaldığından bihaber seyrine doyamadığı denize baktı. Gözüne saniyenin onda birinde ilişen o yüz iyiye mi işaretti?
Birbirlerini yol kenarında buldular. Kuşkusuz şanslarının günüydü. Avuçlarının içinde gökyüzü bulunuyordu. Kaderin bir hediyesi. O zaman neden yarını düşünsünler idi.
Boyu kızdan biraz uzundu. Saçları biraz dağınık biraz sıradanlıktan uzaktı. Gözlerini bir tek an ayırmadılar birbirlerinden. Öyle ya kaderin bir hediyesi değil miydi o an? Diline dolanan şarkıya devam ederken gülümsedi yeniden. Kafasından attığı sözleri düzeltti çocuk. Hızlı hızlı indiler yokuştan aşağı. Ahşap eve saklandılar. İkisi de henüz çocuklardı. Birbirlerini yol kenarında bulan... Uzun uzun anlattılar susmadan… Gökyüzünü avuçlarının içinden topluyorlardı, aynı kaderlerini topladıkları gibi. Yarını düşünmekten vazgeçip…
Sessizlik bozuldu çoğu zaman. Bakışları soğuğu kırmış yanaklarını bile kızartmıştı. Kim olduğunu anlamaya çalışırken, onun bir hediye olduğunu da düşünüyordu aynı anda. Hayallerinin şehrinde bir teras katındaydı şimdi. Gözlerinin kaçırarak baktığı bir çocuktu duran karşısında. “Yarın” dediğinde çocuk kıza, “yarın ayrılıyorum şehirden” dediğinde kırmızı yanakları buza bulanmış gibi ayrıldı renginden. Gün bitiyordu acımasızca. Şanslarının günü bitiyordu. Her biri kendi yoluna devam etti. Kaderi selamlayarak. Geldiği yere döndü, bulutların içine, kız yürüyerek dönmeyi seçti. Ne olduğunu anımsamadan, nasıl geldiğini hesaba katmadan öylece sessiz yürüdü yol boyu. Yarım şarkısına aynı yanlış sözlerle devam etti.

01 Aralık 2008 Pazartesi

ılık ruh


Yıllar sonra bir mesajla irkilmek nasıldır? Çocukluğundan bir izle karşılaşmak mesela. Bir sesle, bir kokuyla, bir yazıyla, çatı katında unutulmuş bir kutuyla belki… Düşünsene yıllar boyu görmediğin bir arkadaşınla ya da. Hesapta olmadan çat diye yüz yüze kalmak.

Eskiden kalma her şey saçma bir güven verir insana. Çocukluk arkadaşlarını sevdiğin gibi sevemezsin yeni gelenleri örneğin. Bin kat güzel olsa da yeni aldıkların, eskisine kıyamazsın. Saçma sapanda olsa bir anlamı vardır hep.

Hayatım boyunca yaşadığım en büyük mutluluklar büyük üzüntülerimin hemen ardından geldi. Ve neden hepsinin ortak özelliği gökten zembille inmeleriydi. 10saniye önce ağlamaktan şişen gözlerime hediye gibiydiler. O yüzüme sert kapanan her kapının ardından inanamayacağım bir başkaları açıldı. Kişisel gelişim zırvalıklarına inanmayan bir kimse olarak kendime telkinlerde bulurken yakaladım kendimi.

Çocukluğumdan kalma bir hediye tutuyorum avucumda. Henüz kıymeti anlaşılmayan, şakası gerçeğinden ağır basan, sessiz sedasız pek bir naif duran avucumda ama gün gibi aydınlık olan bir hediye…

23 Kasım 2008 Pazar

ıssız...


Issız adam’ı izleyip darmadağın olmayan insanlar bir şeyleri eksik yaşamış gibi geliyor bana. Her duygudan nasibini almış biri olarak belki zamansızdı bu sahnelerle yüzleşmem ama sorgulamayı geciktirmek neyi değiştirirdi ki?...

*
İnsanlar doğar. İnsanlar yaşar. Yaş ekledikçe ömrüne her şeye anlam yükler bu doğru. Ama geriye baktığında ne kadar pişmanlığın birikiyor bunu sorgulamak çok cesaret gerektiren bir durummuş, çıkarken filmden bunu anladım. Hemen her gün yürüdüğüm caddede anlamsızca yürürken anlayabildim ancak. Kargasekmez bir ruha bürünmüştü binlerce insanın varlığına rağmen sokaklar. Aklımdan tek kelime geçmedi. Sonra binlercesi geçti. Sonra sesim derinimde gizlendi, ardından sesim sığmadı içime.

*
İnsanlar hayal eder. İnsanlar vazgeçer sonra… Hayallerimden ne zaman vazgeçtiğimi düşünüyorum. Hani reklamda da diyor ya. Çocukluğumda hayalini kurduğum ağaçtan evi bulmaktan, sırtımda 2parça giysimle bilmediğim bir şehre gitmekten, yağmur altında dans etmekten, eskiden yaptığım gibi sokakta kahkahalara boğulmaktan en önemlisi güvenmekten ne zaman vazgeçtim? Âşık olmaktan ne zaman vazgeçtim ben?

*
İnsanın bir tek kendine gücü yetmiyor öyle değil mi? Başkalarına söyleyebildiği kadar kolay dökülmüyor yalan cümleler dilinden. Ama çoğu zaman dürüstlük de para etmiyor. Düşündüm de henüz yeterince geç değil… Hayallerime ve fazlasına hala yetişebilirim belki de… Issız kalmak için belki de henüz çok erken…



11 Kasım 2008 Salı


“Başarılı gençler” bir kitap projesi olarak başlayan, şuan internet üzerinden yürüyen bir platform. Kendi alanında başarılı olmuş gençlerin röportajlarına yer vererek hem teşvik ediyor hem de insanların onları daha yakından tanımasını sağlıyorlar. Nisan 2008 de kurulmasına rağmen çok hızlı büyüyen ve okur kitlesi kazanan bir proje aynı zamanda. Genç köşe yazarlarının yetişmesine ve yürüttüğü yarışma projeleriyle genç seslerin duyulmasına imkân veriyorlar. Detaylı bilgi için www.basariligencler.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.
*
Başarılı gençler editörü, benimle de röportaj yapmak istediğini söylediğinde çok gururlandım öncelikle. Adı Yok Dergisi Editörü olarak uzun uzadıya sohbet ettik. Dergi’den, projelerimizden, kişisel hayatımdan… Sonrasında bu güzel metin çıktı ortaya. Bir kez daha teşekkür ederim. Röportaja aşağıdaki link üzerinden ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar.
*
** http://www.basariligencler.com/adi-yok-dergisi-editoru-ezgi-harmanci-gonul-isidir-yazmak.html

05 Kasım 2008 Çarşamba

vakti gelmemiş miydi?


Yenilenmek… Adeta kökünden su aldıktan sonra eski dokularını terk eden bir bitki gibi…
Buna hayatımın her dönemi ihtiyaç duydum ve birçok kez yapamadım… Ama bu gücü şuan kendimde bulabiliyorum. Eskiye kıymak zordur. Her şeyin anısı vardır. Atamazsın, kaldıramazsın ve bir zaman sonra yüküne katlanmak zorlaşır…
Tıpkı bugün olduğu gibi. Derin bir nefes aldım bugün uyandığımda. Telefon rehberimi, kıyafetlerimi, kitaplarımı, ayakkabılarımı, kıyamadığım ne varsa sadeleştirmeye karar verdim. Ve en zoru insanları sadeleştirmek olacaktı bunu bilerek bir adım daha attım güne.
Ruhuma ağırlık eden ayrıntılardan sıyrılmak için geç kaldığım her gün enerjimden çalıyorum bu doğruydu…
Gereksiz şeyler yapmamak, zamanımı çalan konuşmalardan uzak durmak ve kafamdakileri yazabilmek için dinginleşmekti ihtiyacım...
Sence de vakti gelmemiş miydi??...

16 Ekim 2008 Perşembe

+ çünkü başımı yastığa koyduğumda tek kelime düşünemeyecek kadar yorgun olmalıyım...
- ama bu delilik...
+ bunu yapmamak deliliğim olurdu... işte tam bu yüzden okuluna git, kurslara yazıl, dans et, yağmurda ıslan, kulaklarını kapat ellerinle, geceleri geç dön evine... yorul ve usulca uyu. böylece akıl acı çekmez... uyur bir ceset gibi...

12 Ekim 2008 Pazar

"ADI YOK" sınır tanımaz!


11 Eylül 2008 Perşembe

geç kalmış bir hediye...

Saçları kirpiklerine dökülen bir kadındı. Yaklaşmaya korkutan cinstendi güzelliği… Şairlere ilham verecek bir tazeydi. Gençlik tehlikelidir derler ya… Tehlike ancak bu olabilirdi…

Yedisinde öğrendiği harflerle kurduğu cümleler bir ömür ona ne verdi… Aynadaki suretinde ne gördü. Soruları yollarını çizdi. Yanıldı yeni yollardan yürüdü.
Yirmi birinde çocukluktan arındı, annelikle tanıştı. Yüreği ağzında atmaya başladı. Bilinmedik bu duyguya kapıldığında insan olduğunu anladı…

Seneler geçti üstünden. Annem olduğunu hissettiğim zamanın üstünden seneler geçti. İlk ne zaman fark ettim, ne hissettim hatırlayamam belki ama gülümsemiş olmalıyım kundakta bebek iken..

Bugün neden kalbimden her acı geçtiğinde onu arıyorum, göğsünde uyumak istiyorum. En büyük sorunları bile çözebilir çünkü. Beni kimselerin sevemeyeceği gibi sarmalar yüreğine.
Yirmi birime yeni girdiğim bu aralar gözlerim daha çok dolar oldu. Yerli yersiz çocukluklar yapıyorum. Çocukluktan arınmaya, annelikle tanışmaya öylesine uzağım ki ve de…

Geç kalmış bir hediye bu. Yıllar geçtikçe, yüzüne yerleşen çizgiler gibi değil… Bunca yıla rağmen masum kalan yüreğine küçük bir buse sadece… Hala her kalbim acıdığında andığım bir yürek O. Onun bedeninde bulduğum huzuru bugün hiçbir günümde bulamadığım bir melek…

İyi ki doğdun canım annem…

06 Eylül 2008 Cumartesi

rest

Hayallerinin peşinden giden insanlara imreniyorum.
Her şeyi ardında bırakıp dünyanın diğer ucuna yerleşen mesela… Kendi kültürüyle harmanlayıp yeni bir “ben” kuran kendi içinde…

**
Dün gece şahit oldum buna. Hayır ütopik değildi… Sadece cesur bir adım gerektirmekteydi. Ve kendimi düşündüm.
Yıllar sonra Barcelona’nın La Ramblas’ında küçük bir teras katında, avukatlık diplomamı bir çekmeceye kaldırıp sanat için yaşamak dedim kendime. Yaşama amacım ofisimde oturup, gelen dava dilekçelerine bakmak değil.
En azından salt bu değil...

28 Ağustos 2008 Perşembe

kriminal denemeler ll (üç iki bir!)

- Ölü balıklar yüzüyor. Elime yüzüme değiyor. Yakınıma değin. Alaca renkte biri. Gözleri açık üstelik üzerime geliyor… Gelmeyecek demiştin. Belki de ölmeyeceğine dairdi vaatlerin. Belki de…

**şak şak şak !!

- Her defasında kaskatı olmaktan ürküyorum. Sence bir yere varabilecek miyiz?
- Denemekle bir şey kaybetmeyiz…
- Denemekle? Kaybetmek… Kulağımı tırmalıyor. Tamam, tekrar tekrar ‘deneyelim’ o zaman...

Yürümeye başlamak nefes almaya başlamak gibi. Film sahnesinden kopmuş gibi bir yolda yürümek üstelik. Herkesin iki katlı müstakil evlerinin olduğu, aradaki geniş yolların üstünü ağaçların kapadığı amerikan filmleri… Başında ince beresiyle arkadan yürüyüşünün çekildiği jön de benim.

Herkese yetecek kadar susuyorum! Dilim çözülmüyor. Bıraktığım yerde bana bırakılmış yüzlerce mektup buluyorum. Onca uzağım dönmeye. Ölü balıklar görüyorum düşümde üstelik. Aynalara güvenim yok. "Orda gördüğüm her sureti kendim sanacak kadar aptal değilim!" Yağmurdan haz etmiyorum. Dolu yağsa daha gerçek olurdu. Sert inseydi mesela bir tanesi başıma. Başımdaki bereye rağmen hissetseydim. Başımı göğe çevirseydim refleksimle, ardından bakışlarımı devirseydim ayakuçlarıma.

Hipnoz denince çok gülüyorum. Beynimdeki fazla kıvrımlardan doğan sorularım için son çarem oysa. Gülmemeliyim.

Evimde hiç kapı yok. Kapı gitmek demek. Gitmeni istemiyorum ki. Bana sert sorular savurmandan yorulmadım. İntihar eğilimli ergenlik filmleri seyretmekten de yirmili yaşlarımın son çeyreğinde. Yanlış seçimler yapıyorum bu ara. Unutmam gereken insanları arıyor, ajandamdaki işleri erteliyor, Nietzsche kitapları çekiyorum kitaplığımın raflarından. İhtiyacım olan tek şeyin yüzeysellik olduğunu bile bile…

Herkese yetecek kadar suçluyum! Daha kötü düşler hak ediyorum. Daha karanlık yollarda uyuyabilirim. Önümü hiç görmeden de yürüyebilirim. Bir gece o şarkının sözlerini mırıldanırken belimdeki silaha gidebilir elim. Sana yöneltip kendimi vurabilirim. Ölmekten kötüler korkar öyle değil mi sevgilim? Ben kötü değilim…

Beynimdeki fazla kıvrımlardan doğan sorularım için son çarem... Tamam. Gülmüyorum. Ama uyandığımda kaskatı olmak yoruyor beni. Anestezi almak gibi… Gözlerimi kapatıp sayıyorum bir kez daha. Üç iki bir!
- Tamam, bu son! Ellerimi iki kez vurduğumda tekrar istemeyeceğim uyumanı. Sadece zihninden geçenleri anlat anlaştık mı?

**şak şak !

Ölü balıklar… Gözlerini neden kapatmadan yüzüyorlar? Alacalı sanki biri… Aklımdan geçenleri yapabileceğim bir dünya yok. Aklım düştüğü yerde kalır, eğilsem uzanabileceğim yer kolumla sınırlıdır.
Kanım donuyor. Kanım renginden sıyrılıyor gibi… Kanım diyorum…
Burası çok mu soğuk?
Üşüyorum…

23 Ağustos 2008 Cumartesi

belki bir koku...

“Hangi kurşun parçaladı gülüşünü?
Hangi ilmeğe geçirip astılar şefkatini…” (*)

Bana uzun cümleler kurma, anlayamıyorum. Aklım uzağıma düştü bu gece. Avucuma yemiş kabukları sıkıştırıp itilmiş bir çocuk gibi. Susma demiştim en son. Sustuğunda üşüyorum. Sustuğunda ben dilek tutamadan yıldızlar kayıyor…
O saatler boyu kendini izleten tablosunda olduğu gibi Dali’ nin, içimden çekmeceler dökülüyor. Sakladıklarımla yüzleşince korkuyorum. Saklamak yasak olsa ne iyi olurdu. Bir şey sindirilmeden yeni duyguya kapalı olsaydı ruh. Ne ütopik…
Bir yolda yürümek bir cümle kurmaktan daha kolay oysa. Ne tek kelime dökülüyor dilinden ne bir adım öteye gidiyorsun. Ne sakladığın ellerini gösteriyorsun ne de bana düşlerinden bahsediyorsun.
İçimden benler dökülüyor. Dedin ya yükseklere bakma. Yapamıyorum. Seninle aynı gökyüzüne bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyada solumak… Kaybettiğim tüm anılarım hatırımda bu gece. Uzun cümleler kurma bana sen yinede…
Tam da bu saatte çevirmeyi seviyorum başımı göğe. Oysa bakma dedin…
Bakıyorum… Bu gece ve her gece sende bakıyorsun. Ve biz belkide bile bile sadece o maviliği paylaşıyoruz. Salt bir renk, bir doku belki bir koku…

(*)Heinz Kahlau

22 Ağustos 2008 Cuma

ADI YOK 45 ÇIKTI !!


ADI YOK DERGİSİ İFTİHARLA SUNAR (:
SAYI 45 - BURDA MEVSİM YAZ!
Kâğıttan bir gemi yapıp güvertesine düşlerini kaptan tayin eden bir çocuk,
geceleri duvarlara yasak sloganlar yazan bir genç,
ninesinin kurabiyelerine hasret bir torun,
sevdiceğine papatyalardan taç yapan bir âşık,
geceleri evine uğramayan bir evlat,
inzivaya çekilmiş bir ruh, yolları mesken edinmiş bir gezgin…
Bunların hepsiyim. Ve hiçbiri.
Mevsimlere yüklemişim kalemlerimi, topraklarına düşmeyi beklemekteyim.
Adım, sanım yok.
Cismim fani.
Yıldır mevsimleri kovalıyorum, yamacına düşüyorum.
Ve daha yıllarca mevsim mevsim yağacağım toprağına.
Kartvizitim, teskerem, bombalarım, pankartlarım, kurşunlarım yok.
Diyecek sözüm, anlatacak hikâyelerim var.
Bütün bunlar için de elimde yalnızca kurşundan kalemlerim.
Oku beni!

19 Ağustos 2008 Salı

"paramparça senfonik"

Aylardır hayalini kurduğum tek konser alelade bir Teoman konseriydi. Şansıma sıradanlıktan en uzak olanı geldi. Senfoni orkestrası ve Açıkhava birleşince eşsiz bir Teoman performansı izlemek şaşırtıcı olmuyor elbette…
İbrahim yazıcı yönetimindeki orkestra rüya gibiydi. 1buçuk saat kadar süren konser beklenenden kısa sürdü. Teoman’ın genel anlamda şarkıların sözlerini unutması ve yanlış yerde şarkılara girmesi de olmasaydı daha mı güzel olurdu bilmiyorum :)

*
Harbiye’nin en güzel yerine kurulan Açıkhava sahnesinde daha önce bir konser izleme fırsatım olmamıştı. En güzel başlangıcı yaptım fikrimce. Benim sol yanım dışında 1tane daha boş koltuk yoktu. Çakılı doluydu konser alanı. Siyahlar içindeki orkestranın aksine beyaz smokinle sahneye çıkan Teoman’ın ilk şarkısını tamamladıktan sonra kurduğu ilk cümle “fazla tshirt ü olan var mı?” oldu. Yüzümüzü güldürmeye yetti selamlama cümlesi. Zaten ceketinden başlayarak neredeyse her şarkı da bir şeyler çıkardı üstünden.

*
Mavi mavi diyerek başladı 2.kez söylediği 17 şarkısıyla bitirdi konserini. İstasyon insanları, paramparça, gönül çelen, renkli rüyalar oteli, sürpriz, zamparanın ölümü, İstanbul da sonbahar, iki yabancı gibi şarkılarını hayatında ilk kez bir orkestranın parçası, solisti olarak seslendirdi.
*

Şebnem ferah’ın senfoni orkestrasıyla olan konserini kaçırdığım için hala üzülen ben bu konsere şahit olduğum için mutluyum oldukça… Umarım bir 3.sü gripinle gerçekleşir…

12 Ağustos 2008 Salı

iyiye yakın

Güneş çat diye gözüne doğar ya, yani öyle gelir uykunda sana. Ama güneş benim tam gözümün içine doğdu bugün. İlk kez sinirlenip panjurlarımı kapatmadım. Sinirlenip uyku gözlüğünden yardım alıp uykuma devam da etmedim. Balkonuma çıkıp yalınayak sokağı seyrettim. Biraz gülümsedim. Biraz içim serinledi, biraz soğukkanlıydım, biraz inancım vardı iyiliğe…
Aylardan beri uyuklarken minik bir buseyle hayata dönmüş gibiydim biraz… Bir günde onarılacak kırıklar değil biliyorum ama öyle diyor ya şebnem ferah’ta “bugün güzel bir gün demezsem nasıl yaşarım…?”
Bugün güzel bir gün. Bugün yağmur bile yağsa gökkuşağı çıkar ardından. Bugün rengârenk düşler görüyorum gözümün değdiği yerlerde. Bugün hiçbir çocuk üzülmüyor gibi hissediyorum. Anlam yüklemeden bakıyorum etrafıma ve insanlardan beklentilerimi yok denecek kadar aza indirgiyorum bugün…
Balıklarım uyuyordu ben uyandığımda. Tek tek konuştum onlarla. Sessizdim. Uzanıyorlardı boylu boyunca. Biraz tedirginlerdi. Gözlerinin açıklığını ona yordum.
Sahi, balıklar gözü açık mı uyur?

09 Ağustos 2008 Cumartesi

yasaklanması gereken şarkılar...

“görmüyor musun kabuk bağlamıyor kanattığın hiçbir yaran
hiçbir zaman geri dönmüyor kaybettiğin onca insan
saat dört olmuş arıyorsun çaresini hüznün kederin
acıdan başka dermanı yok ki boşvermiş bünyenin”
**
Bazı şarkıların yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Hayır ciddiyim. İlk sıraya açık ara yerleşen şarkı “dört” olmalı! Hani şu gripin’ in insanı hayattan soğutan şarkısı. Zaten “bir şarkıya takılmışsan ,üstüne çökmüşse sözleri yanında hüzün” diye başlayan sözlerden ne beklerdim ki??
Hepimiz safça düşünüyoruz değil mi? Aslında aklından geçen, diline gelmeyen, kafanı duvarlara vurma isteği uyandıran içinde, daha kötüsü olamaz dediğin her şey insanlar için… Aynı duyguyla gülümseyip yine aynılarıyla düşüyor yüzümüz. Ama hepimiz en büyük acıları yaşadığımızı, en dönülmez yollarda kaybolduğumuzu, en dipte, herkesten daha dipte olduğumuzu düşünüyoruz. Aynı şeyleri yaşadığını anlatan biriyle karşılaştığımızda ise onu hemen ruh ikizimiz ilan ediyoruz.
“İnsanlar 2durumda söylediklerine inanamazlar. Birincisi rüyalarında ikincisi âşık olduklarında” diye bir replik duymuştum bilmiyorum hangi filmdeydi. Bu şarkıyı defalarca kez dinledikten sonra asla inanamayacağım sözler söyledim. Ama âşık mıydım yoksa bir rüya mıydı onu net hatırlayamıyorum. Bildiğim tek şey bu şarkı yasaklanmalı. Hiç kimsenin bulamayacağı yerlere saklanmalı…

**http://www.youtubegir.org/browse.php?u=%3DxHLz1vLW1JLBSSA9L3CbATquq3Yg92LhHzL1EKqiyaY3q3qi8vB2n43q3p90ro2n5rn26pq&b=29

07 Ağustos 2008 Perşembe

yarın yoksa...

...
"gitmek zamanı geldiğinde ardına bakma,
gitmek varsa aklında düşünme ikinci kez.umut yoksa bir an bile aklında,
yarın yoksa; uzak ol...
bildiklerini ve öğreneceklerini paylaşacaksan
ve anlamlandırmışsan hayatı...
bekleyen sonu bilmene rağmense hayata bağlılığın,
vazgeçmeyeceksen..."

06 Ağustos 2008 Çarşamba

Okumaktan önce düşünmek vardı. Ağlamak acıdan önceydi. Doğarken ağlamak ne garip oysa. Ölürken de öyle. Doğmak ve ölmek… İlk nefes ve son nefes. Hiç düşündüğün oldu mu?
Aklım almıyor bazen. Uykuya onca düşkün ben, uykumdan ayrı kalıp saatler boyu düşünüyorum. Ruhumu hassas bir terazide tartıyorum. Dudaklarımı senin o en sevmediğin hali gibi kırmızıya boyuyorum. En sevmediğim renk gülümsetiyor beni.
Günlerdir çıkmadım evimden. Manasızca ayrıntıları süzüyorum. Kapıyı defalarca kez kitleyip birde sırtımı yaslayıp arkasına çöküveriyorum. Saçlarımı da elimle kavrasam tam filmlerdeki sevgilisi tarafından terk edilmiş kapının dibinde kalakalmış kız modeline benzerdim. Allahtan elim gitmiyor saçlarıma.
Yarın sabah erkenden uyanıp kendim için bir şeyler yapmaya karar verdim. Gündüzümü, gündüz vakti yaşayıp, arkadaşlarımla umut vaat eden konuşmalar yapıp, saçlarımı tekrar kestirmekten vazgeçip, elimdeki kitabı bırakıp daha eğlenceli bir tanesiyle değiştirip, renkli bluzlarımdan birini giymeye karar verdim üstüne üstlük birde gece yarısını fazla geçmeden uyumaya…
Bana şans dile… İnan şans meleklerine ihtiyacım var.

05 Ağustos 2008 Salı

dingin

Bir yıl daha hayatta kalmama bir kaç hafta var evet… Hep böyle olur. İnsan tüm sene bekleyip yeni yaşına ramak kala sorgular hayatını. “Ömrüm nasıl geçiyor” lu soru cümleleri türetir.
Hayatım telden bir ayraç gibi. Parmaklarımı geçirmeme izin veriyor ama bedenim sığmıyor o ufak deliklerden. Kendi içimden bile geçemiyorum.
Günler sonra evimde olduğum için saçma bir huzur var içimde. Belki de dünyanın en güzel şehriydi hayır hayır kesinlikle dünyanın en güzel şehriydi Barcelona. Ve rüyadan da öteydi ibiza. madrid, valencia... Ama yine de İstanbul’a ayağımı bastığımda gülümsedim anlamsızca. Yazacak, anlatacak bir ömürlük ilham biriktirdim sanırım. Sanattan yolu geçen her kimsenin yaşamayı hayal edeceği tek yerdi orası. İspanya’nın dahi en güzel şehriydi.
Şimdi gerçek hayata dönmüş bir şeyler karalıyorum. Yaklaşan bütünlemelerimi düşünüyorum. Hayatta 1 yıl daha kalmış olmaya hazır mıyım onu sorguluyorum. Evim darmadağın eşyalarımı yerleştirmeye üşeniyorum. An’lık mutluluklar yetmiyor… Tatile gitmek, kucaklar dolusu alışveriş yapmak, kulağına mp3 takıp saatlerce yürümek, arkadaşlarına hediyeler almak… Oyalamak için kendini evet güzel bir yol ama yetmiyor…